Semerkand Gençlik Kulübü| İslamiyet | İslami Sohbetler | Dini Hikayeler | Kuran-ı Kerim | Peygamberler Tarihi | Hadisi Şerifler | İslam Tarihi | Menzil | Sahabeler | Tasavvuf | İlmihal | Nakşibendi | İlahiler | Dini Blog Sitesi

18/8/2008 - Boşa Vakit Harcamak

Boşa Vakit Harcamak
 

Her insan ancak, Allah(c.c.)’ın takdir ettiği süre kadar yaşar. Bu süreyi kısaltmak yada uzatmak, kesinlikle insanın kendi elinde değildir. Allah(c.c.)’ın belirlediği süre geldiğinde, insan bir anda ölüm meleklerini karşısında bulur. Bu yüzden ölümünden sonra Allah(c.c.)’a hesap vereceğinin bilincinde olan bir insan, kendisine verilen bu süreyi en iyi şekilde değerlendirmelidir.

Ortalama 60-70 sene ömür süren insan, çevresinde sürekli meydana gelen ölümlere rağmen, kendisini ölüme çok uzak görür. Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi davranarak kendisini tamamen dünyanın geçici nimetlerine kaptırır. Oysaki 70 sene, ahiret hayatındaki sonsuz hayatla kıyaslanamayacak kadar kısadır. Kaldı ki hiçbir insan 70 sene yaşama garantisine sahip değildir.

Samimice düşünen bir insan dünya hayatının çok kısa bir süre olduğuna kanaat getirir, buradaki hayatın sadece bir sınavdan ibaret olduğunu kavrar ve hayatına bunları göze alarak devam eder. İşte burada günlerin, saatlerin, hatta dakikaların değeri ortaya çıkar.

Zamanın ne kadar değerli olduğunu anlayan insan, her sabah uyandığında Allah(c.c.)’a şükretmelidir. Çünkü Allah(c.c.) ona yeni bir gün nasip etmiştir. Belki o gün Allah(c.c.)’ın rızasını kazanacak bir harekette bulunacak ve hüsrana uğramaktan kurtulacaktır. Ancak bir insan Allah(c.c.)’ın ona vermiş olduğu hayat süresinde Allah(c.c.)’ın rızasını kazanamayabilir, bu durumda sonsuz azabı tatmaktan başka seçeneği kalmamıştır.

“İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur.” Fatır-37

İnsanın ölümünden sonra sorumlu tutulacağı kaynak Kuran-ı Kerimdir. Kuran’ın bütününe bakıldığında, Allah(c.c.) insanları sürekli olarak ibadet etmeye ve çalışmaya teşvik etmektedir. Peygamberlerimizin hepsi yaşamlarının son anına kadar sürekli Allah(c.c.)’ın rızasını kazanabilmek için çabalamışlardır. Allah(c.c.) kitabında kendi rızasını kazanabilmek için çalışanların çabasını övmüştür. Peygamberlerimizden hiçbiri ik göstermemişlerdir.

“Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetleyaptıklarını yeterli görüp, Allah(c.c.)’ı zikretmekte ve ona ibadet etmekte gevşekl) yorulmaya-devam et.” İnşirah-7

Bu sebepten dolayı Kuran ayetlerini ve bu değerli insanların hayatını göz önüne alarak, her anımızı elimizden gelen en iyi şekilde değerlendirmeliyiz. Çünkü zaman Allah(c.c.)’ın bize sunmuş olduğu en kıymetli nimetler arasındadır. Nefsimizi ezerek, Allah(c.c.)’ın hoşnutluğu için harcadığımız hiçbir dakika karşılıksız kalmayacaktır. Biz unutmuş olsakta olmasakta, Allah(c.c.) yaşadığımız her dakikayı yaptıklarımızla birlikte karşımıza getirecektir.

Biz ise, kıyamet gününe ait duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye) getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz. Enbiya-47

    Kur'an Ayetleriyle Kur'an'ı Anlamak

Allah’ın en büyük mucizelerinden biri, insan müdahalesinden korunmuş, tutarlı, derin ve eşsiz bir hazine, insanlığa kılavuz, rahmet ve en büyük hediye olarak gönderilmiş bir nurdur Kur’an-ı Kerim. Varlığa, ölüme ve ölüm sonrasına anlam kazandırır. Neden var olduğumuzu ve varlığımızı nasıl sürdürmemiz gerektiğini öğretir. Hak ile batılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini, birbirinden ayırır, doğruya ve hayra iletir. Hatırlatıcıdır, uyarıcıdır, ibretliktir. Okunmak için anlaşılmak için ayetleri üzerine derin derin düşünmek için gönderilmiştir. Yaratanı tanıtır, âlemi tanıtır, geçmiş nesilleri tanıtır. Anne rahmindeki oluşumlardan uzayın derinliklerine kadar eşsiz açıklamalar içerir. Kur’an’ı anlatmak için ne yazılsa az gelir ve hiçbir yazı Kur’an ayetleri kadar güzel ifade edemez Kur’an’ı. İlgili ayetlerin bir kısmı şu şekilde gösterilebilir:

İşte sana o Kitap! Kuşku, çelişme, tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, korunup sakınanlar için. Bakara Suresi Ayet 2

Eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içindeyseniz, hadi onun benzerinden bir sure getirin. Allah dışındaki destekçilerinizi/tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru sözlü kişilerseniz… Eğer yapamazsanız -ki asla yapamayacaksınız- korkun o ateşten ki yakıtı insanlarla taşlardır. Küfre sapanlar için hazırlanmıştır o. Bakara Suresi Ayet 23-24

•De ki: “Yemin olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.” Yemin olsun, biz bu Kur’an’da, insanlar için her örnekten nicelerini sıraladık. Ama insanların çoğu inkârdan başka bir şeyde diretmediler.
İsra Suresi Ayet 88-89

Kendisinde şüphe olmayan bu Kitap’ı âlemlerin Rabbi indirmiştir.
Secde Suresi Ayet 2

Onlar, o Hatırlatıcı kendilerine geldiğinde inkâr ettiler. Hâlbuki o, eşsiz yücelikte bir Kitap’tır. Bâtıl ona, ne önünden gelebilir ne de arkasından. Hakîm ve Hamîd Allah’tan bir indirmedir o.
Fussilet Suresi Ayet 41-42

Bu, insanlara bir açıklama, korunup sakınanlara da bir öğüt ve kılavuzdur.
Ali İmran Suresi Ayet 138.

Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet geldi.
Yunus Suresi Ayet 57

İşte bu, onunla uyarılsınlar, Allah’tan başka ilah olmadığını bilsinler, aklı ve gönlü işleyenler de ibret alsınlar diye, insanlara yöneltilmiş bir tebliğdir. İbrahim Suresi Ayet 52

Bu Kitap’ı sana yalnız şunun için indirdik: Hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara iyice açıklayasın ve Kitap, iman eden bir topluluk için kılavuz ve rahmet olsun.
Nahl Suresi Ayet 64

Yemin olsun ki, size, gerçeği açık-seçik anlatan ayetler, sizden önce gelip geçmiş olanlardan örnekler, korunanlar için de bir öğüt indirdik.
Nur Suresi Ayet 34

Kuşku yok ki, biz bu Kitap’ı sana, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hükmedesin diye hak olarak indirdik. Sakın hainlere yardakçı olma!
Nisa Suresi Ayet 105

Yemin olsun ki, biz, Kur’an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?!
Kamer Suresi Ayet 17

Ey iman sahipleri! Size açıklandığında canınızı sıkacak şeylerle ilgili soru sormayın. Kur’an indirilmekte iken onları sorarsanız size açıklanır. Allah onlardan vazgeçmiştir. Allah Bağışlayandır, Yumuşak davranandır.
Maide Suresi Ayet 101

Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. Biz bu Kitap’ta, herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde haşredilirler. En’am Suresi Ayet 38

Gün olur, her ümmet için kendi aleyhlerine kendi içlerinden bir tanık çıkarırız. Seni de şu insanlar hakkında tanık olarak getireceğiz. Sana bu Kitap’ı indirdik ki her şey için ayrıntılı bir açıklayıcı, bir kılavuz, bir rahmet, Müslümanlara da bir müjde olsun.
Nahl Suresi Ayet 89

Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır. Ankebut Suresi Ayet 51

Gerçek şu: Bu Kur’an sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir düşündürücü/bir şeref/bir öğüttür. Bundan sorumlu tutulacaksınız.
Zuhruf Suresi Ayet 44

Eğer biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi: “Ayetleri ayrıntılı kılınmalı değil miydi?/Arap’a yabancı dil mi?/ister yabancı dilde, ister Arapça!” De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz, bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an, onlar için bir körlüktür. Böylelerine, çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.” Fussilet Suresi Ayet 44

Onlar ki, sözü dinler de en güzeline uyarlar. İşte bunlardır, Allah’ın kılavuzladıkları; işte bunlardır, akıl ve gönül sahipleri.
Zümer Suresi Ayet 18

 

Rabbimizin Tevfik Ve İnayeti ile…

Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com


 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/8/2008 - Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet

Kategori: Sahabeler
Hatice Annemizi (r.anh) Unutulmaz Kılan Hizmet

Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;
– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.

Resûl-i Ekrem Hazretleri:

– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.

İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler.

Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra: – Yâ Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.

Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:

– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”

Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:

– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi?

Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür. Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini dile getirmişti.

Hazret-i Âişe Validemiz:

– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve ibretle okumaktayız:

– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir.

Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce bana inandı ve tasdik etti.

Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman; Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.

İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.

Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.

İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için unutmuyorum!”

Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir.

Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar.

Rabbimin Tevfik ve inayeti ile...

Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/8/2008 - Yoldan Güzel Geçmek

Kategori: Dini Hikayeler
Yoldan Güzel Geçmek

Bir kral halkı için geniş bir yol yaptırmaya karar verdi.Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarışma düzenlemeye karar verdi.

İsteyenin bu yarışmaya katılabileceğini ilan ettiren kral, yoldan en güzel geçecek kişiyi belirleyecegini söyledi.

Yarışma günü, insanlar akın ettiler.



Bazıları en güzel arabalarını,
bazıları en güzel elbiselerini getirmişti: Kadınlardan kimileri saçlarını en güzel biçimde yaptırmıştı, kimi de yanlarında en güzel yiyecekleri getirmişti.

Gençlerden bazıları spor kıyafetler içinde yol boyunca koşmaya hazırlanıyordu.

Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralın yanına döndüklerinde hepsi aynı şikayette bulundu:

Yolun bir yerinde büyükçe bir taş ve moloz yığını vardı ve bu moloz yığını yolculuğu zorlastırıyordu.

Günün sonunda yalnız bir yolcu da bitiş çizgisine yorgun argın ulaştı. Üstü başı toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygıyla yönelerek elindeki altın kesesini uzatti:

"Yolculugum sırasında, yolu tıkayan tas ve moloz yığınını kaldırmak için durmuştum. Bu altın kesesini onun altında buldum. Bu altınlar size ait olmalı."

Kral gülümseyerek cevap verdi:

"O altınlar sana ait delikanlı."

"Hayır, benim değil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadı."

"Evet" dedi kral. "Bu altınları sen kazandin, zira yarışmanın galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kişi sensin. Çünkü, yoldan en güzel geçen kişi, ardından gelenler için yoldaki engelleri kaldıran kişidir ! "

Gökhan Gündüz
Hayatım Hikayelerim 2006
Duygusal@msn.com


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/8/2008 - Genç Olma Sırası Kimde?

Kategori: Nasihatler

Genç Olma Sırası Kimde?

Eskişehir’deydim. Gösterdiler bana. “İşte şurası hapishanenin yeri!” Hapishane yok artık; yerinde tramvay durağı var. “Ama lise olduğu gibi duruyor.” Cumhuriyet Lisesi. Şimdi yerinde olmayan hapishanenin mazi olmuş pencereleri bir zamanlar lisenin bahçesine bakıyordu.
Hapishane penceresinin ardındaki gözler ağlıyordu. Lise bahçesinde kendilerini “19 Mayıs hareketleri”ne kaptırmış kızlar gülüyordu. Kendisi için değildi gözyaşları. Yaşlılığına dair değildi hüznü. Hapsedilmişliği umurunda değildi. Genç kızlar onun için ağlıyor değil; o genç kızlar için ağlıyordu. Ağlanacak halde olan kendisiydi oysa…

O bakış aksına geçip ben de baktım bir süre. O bakışın izdüşümünde tuttum gözlerimi. Yaşlı adamdan genç kızlara doğru yönelmiş ağlayışın yatağında tuttum kalbimi. Ben de böyle bakabilir miyim? Her şeye.. Herkese…

O gülüp oynayan genç kızların elli sene sonraki halleri görünür yaşlı adamın gözlerine.. Hesap basit: 17+50= 67. Onyedilik genç kızların elli yıl sonraki hali 60’lı 70’li bir “nine”. Güvendikleri gençlik geçip gitmiş… Sarılıp durdukları körpe bedenleri ellerinden kayıp göçmüş.. Beğenme dilendikleri bakışlar, acımayla bakıyorlar soluk yüzlerine. Nefret ve tiksintiyle dönüp geçiyorlar yanlarından. Bir de öbür ihtimal var. Yaşlı olamama ihtimali. Altmışına varmadan toprak olmak da var. Unutulmuş bir mezarda hiç önemsiz oluvermek de var. Hatırlanmaya değmeyen, hatıralara sokulmayan, şen şakrak sohbetlerden uzak tutulan bir tuhaf detaya inmek de var!

Eskişehir Hapishanesi’ndeki yaşlı Said Nursî’nin Eskişehir Cumhuriyet Lisesi’nin bahçesindeki neşeli genç kızlar için gözyaşı dökmesinin üzerinden bir değil iki 50 yıl geçti. Kendilerine ağlanan genç kızlar da, kendilerine ağlayan yaşlı adam da yeryüzünde yok şimdi. Yeryüzünde hâlâ yaşlı adamlar dolaşıyor, hâlâ daha genç kızlar ince narin bedenlerini 19 Mayıslara, sokaklara, meydanlara, plajlara, iştahlı bakışlara ayarlıyor. Gülüyorlar. Ağlamıyorlar. Gencecikler. Yaşlanmış kadınlara göz ucuyla bakıyorlar. Acıyarak çeviriyorlar yüzlerini. Sanki elli yıl sonrası gelmeyecekmiş gibi. Sanki şimdilerde yaşlı ve buruşuk yüzlü ihtiyarlar bir zamanlar kendileri gibi genç olmamış gibi. Sanki onlar da kendi gençliklerinde yaşlılara acıyarak bakmamışlar gibi. Sanki onlar da bir zamanlar acıyla bakılacak, hüzünle ağırlanacak, hemencecik toprağa konulup unutulacak, ölmesine şaşılmayacak yaşlılar olmayacakmış gibi…

Hayat bu. Yaşıyorsan, yaşamanın her haline yazgılısın demektir. Kendini bir yerine yazdırdın mı, başına getireceklerine razısın demektir. Doğdun ya, öleceksin işte. Doğup da ölmeye razı olmamak yok. Gençliğe uğradıysan bir kere, kaçarı yok; yaşlılık da bekliyor seni. Ya da toprak olmak. Şimdi yaşlı değilsen, bunun tek nedeni şimdilik yaşlılık sıranın gelmemiş olmasıdır. Gençsin, güzelsin, alımlısın, çekicisin. Kim ne diyebilir sana? Ama gel de kulağına fısıldayayım; sadece sıra sende olduğu için. Sadece şimdi. Sadece şimdilik!

Şimdilik genç olan gerçekte genç değildir. Sadece genç olma sırası kendisindedir. Genç olma sırasını savarken, kendini daha sonraki sıralardan çekip aldığını sanıyorsa, hep sıranın orasında kalacağına inanıyorsa, ağlanacak-yoksa gülünecek mi?-haldedir. Said Nursî işte bu yüzden ağlar gençlere. Orada takılıp kalanların takılıp kaldığı o zavallılığa ağlar. O andan sonrasını unutanların körlüğüne acır.

Başımız sıkıştığında, biz de o yaşlı adam gibi yapalım. Hızla çevirip zamanın çarklarını mesela bir elli yıl sonrasına atalım kendimizi. Ne Ertuğrul Özkök yazısı bizi ince ince alaya alıyor, ne Tuncay Özkan kanal satıyor. Ne kim medya patronlarınca aşağılanıyoruz ne de biz aşağılananlar ortalıkta dolaşıyoruz. Ne başörtülü kalmış, ne başörtüsünü çekemeyenler. Kapatma davası bile kapanmış. Alın saatinizi elli yıl sonrasına ayarlayın. Yazı tahtanıza, günlüğünüze 2058 yazın meselâ. Ne size hükmetmeye kalkanlar kalır orta yerde ne siz “zavallı” kalırsınız. Ne bedenlerinin körpeliğine yaslanıp ahlaksızca şehvet oyuncağı olanlara iltifat edersiniz ne de şimdiki dana gözlü iri manşetlerin dehşetine aldırışınız olur.

“Ashab-ı Kehf bakışı” diyorum ben bu bakışa. Hani sadece bir geceliğine uyuduklarını sanıp tam 300 yıl sonrasına uyanmışlardı ya. Ellerindeki para geçersizleşmişti. Kendilerini mağaraya zorlayan zalimlerin zulmü geçip gitmişti. Tanınan, beklenen, özlenen yüzleri artık tanınmazdı, yabancı oluvermişti. Evleri “başkaları”nın evleriydi. Şehirleri onlara bir sığınak sunamıyordu. “Yedi uyurlar”ın uyandıkları sabah yaşadıkları her türlü şaşkınlık, şimdilik zalim olan, şimdilik güzel ve genç olan, şimdilik ünlü ve önemli olanların her birine ebedî uyanışlar vaad ediyor. Dürtüyor onları. Uyandırıyor.

Şu anda, bugün, şimdi, çok sonraki zamanlarda geçersiz olan paralar peşinde koşturuyoruz. Bugünlerde bir zamanlar tanınmayacak, aranmayacak yüzlerin ardında duruyoruz. Bu sabah ve yarın sabah, 19 Mayıs’ta, yaşlanması kaçınılmaz gençlerin zindeliğine yaslanıyoruz. Ölüyoruz her an. Bir cenaze namazına doğru yaklaşıyoruz. Bir mezar taşına eğreti bir kazıntı olmak üzere yürüyoruz.

O “yaşlı adam”ı yaşlanacağını unutanlar ağlattı. Sadece bir kum tanesi olduğunu unutanlar zaman rüzgârının hoyrat savuruşunda. Şimdilik olduğu yerden teselli umanlar. Ama şimdilik! Sadece şimdilik!

Rabbimin Tevfik ve inayeti ile
Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/8/2008 - Abdurrahman Bin Avf (r.a)

Kategori: Sahabeler
Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri:
ABDURRAHMAN BİN AVF (r.a)

Abdurrahman bin Avf, ticâretle meşgul olurdu.
Bu sebeple çeşitli yerlere ticâret için giderdi. Şöyle anlatır:

Peygamber efendimize peygamberlik emri bildirilmeden bir yıl önce, ticâret için Yemen'e gittiğim zaman, Askelân bin Avâkir-ül-Himyerî'ye misâfir olmuştum.
O zât, çok yaşlı idi ve ona her varışımda ona konuk olurdum.
O da bana Mekke'den haber sorarak derdi ki:

- İçinizde kendisi hakkında haber ve zikir bulunan zât zuhûr etti mi?
Dîniniz hakkında size karşı olan bir kimse var mı?

Ben de hep, "hayır, yoktur" derdim.

Nihâyet, Resûlullah efendimize peygamberlik bildirilip, İslâm dînini insanlara gizlice tebliğ etmeye başladığı sene idi.
Yemen'e yine gidip aynı zâta misâfir olduğumda bana dedi ki:

- Ben seni ticâretten daha hayırlı bir müjde ile müjdeleyeyim mi?

- Evet, müjdele.

- Hiç şüphesiz, Allah senin kavminden, kendisinden râzı olduğu, seçtiği bir peygamber gönderdi ve O'na Kitab da indirdi.
O, insanları putlara tapmaktan men edecek ve İslâmiyete da'vet edecek. Hakkı buyuracak ve işleyecek, bâtılı da men ve iptâl edecektir.
O, Hâşimoğullarındandır. Siz O'nun dayılarısınızdır. Dönüşünü çabuklaştır!
Gidip O'na yardımcı ol! Kendisini tasdîk et ve şu beytleri de Ona götür!

Yemenli ihtiyârın söylediği beytleri ezberleyip, Mekke-i mükerremeye döndüm ve Hz. Ebû Bekir ile buluştum.
Ona, Yemenli ihtiyârın söylediklerini haber verdim. Ebû Bekir dedi ki:

- O kimse, Abdullah'ın oğlu Muhammed aleyhisselâmdır.
Allahü teâlâ, Onu insanlara peygamber olarak gönderdi.
Hemen Ona gidip îmân et!

Hemen Resûlullahın evine gittim.
Resûlullah efendimizin beni görünce gülümsedi ve sordu:

- Arkanda ne haber var, ey Abdurrahman?

- Yâ Muhammed, bu ne demek?

- Bana tevdî edilmek üzere o kimsenin seninle gönderdiğini getir, ver.
Hiç şüphesiz onu bana gönderen Hımyeroğulları mü'minlerinin üstünlerindendir.

Gerçek kardeşlerimdir



Resûlullah efendimizin bu sözlerini işitince hemen Kelime-i şehâdet getirerek Müslüman olma şerefine kavuştum ve Yemenli ihtiyârın söylediği beytleri okuyarak, onun anlattıklarını anlattım.
Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz buyurdu ki:

- Zaman zaman öyle mü'minler bulunacak ki, onlar beni görmeden bana inanacak ve beni tasdik edeceklerdir.
İşte, bunlar, benim gerçek kardeşlerimdir.

Hz. Abdurrahman İslâmiyeti kabûl edince diğer Müslümanlar gibi eziyet ve işkencelere mâruz kaldı.
Böylece vatanını terketmek suretiyle hicrete mecbur oldu.
Habeşistan'a hicret eden müslümanlarla beraber bu memlekete gitti.
Çok geçmeden Peygamber efendimiz Medine-i münevvereye hicretinden sonra Medîne'ye gelerek Resûlullaha katıldı.

Hz. Abdurrahman bütün harplerde bulundu.
Bedir'de kahramanlıkları çok oldu.
Abdurrahman bin Avf hazretleri, Bedir muhârebesinde şâhit olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatır:

Savaş esnâsında yanımda ensârdan iki genç belirdi.
Gençlerin gayreti hoşuma gitti. Kendilerine muhabbetle baktım.
Gençlerden birisi yanıma yaklaşarak dedi ki:

- Biz, islâm düşmanı Ebû Cehil'i öldürmeye azmettik.
Fakat kendisini tanımıyoruz. Onu bize gösterir misin?

- Peki siz bu işi başarabilecek misiniz?

- Resûlullaha ve İslâm dînine hakâret eden kimse sağ olduğu müddetçe, bizim sağ kalmamızın bir önemi yoktur.
Allaha yemin ederiz ki, onu gördüğümüzde, kanımızın son damlasına kadar, onu öldürmek için çalışacağız.

Hanginiz öldürdü?
Gençlerin bu kararlı hâline gıpta ettim.
Bu arada Ebû Cehil karşıdan geçiyordu.
Gençlere dedim ki:

- İşte aradığınız, şu karşıdan geçmekte olan kimsedir.

Ebû Cehil'i gören gençler, Ebû Cehil'in askerlerinin çokluğuna bile bakmadan, kılıçlarını çektikleri gibi, üzerine atıldılar.

Ebû Cehil'in askerleri hiç beklemedikleri böyle bir durum karşısında donakaldılar.
Onların şaşkınlıkları geçmeden, gençler, Ebû Cehil'i öldürünceye kadar kılıç darbesine tuttular.

Sonra dönüp Resûlullahın huzuruna geldiler.
Ve hâdiseyi arz ettiler.
Peygamber efendimiz çok memnûn olarak, gençlere sordu:

- Bunu hanginiz öldürdü?

İkisi de birden dediler ki:

- Ben öldürdüm.

Bunun üzerine, gençlerin kılıçlarını muâyene ettikten sonra;

- İkiniz öldürmüşsünüz, buyurdu.

Abdurrahman bin Avf hazretleri, Uhud savaşında yirmi yerinden yaralandı.
12 dişi kırıldı.
Peygamber efendimiz, Medîne'de kendisini Saîd bin Rebii hazretleri ile kardeş yaptı.
Kardeşi, malına ve servetine onu da ortak yapmak istediğinde şöyle dedi:

- Aziz kardeşim, Allah sana ve çoluk çocuğuna bereket ihsân etsin, malını çoğaltsın!
Sen bana çarşının yolunu göster, ben orada ticâret yapar ihtiyâçlarımı karşılarım.

Bu serveti nasıl kazandın?

Bu sözü Peygamber efendimize bildirilince, çok sevindi.
Kendisine hayır duâ etti.
Bu duâdan sonra yaptığı ticâret sebebiyle kısa zamanda çok zengin oldu.
Buyururdu ki:

- Taşa uzansam, o taşın altında ya altına veya gümüşe rast gelirdim.

Abdurrahman bin Avf hazretlerine sordular:

- Bu büyük serveti nasıl kazandın?

- Çok az kâra râzı oldum. Hiçbir müşteriyi boş çevirmedim.

Abdurrahman bin Avf, Resûlullahın sağlığında Allah yolunda çok mal harcadı.
Üç kere malının yarısını verdi.
Birinci defa 4000 dirhem, ikincide 40.000 dirhem ve üçüncüde de 40.000 altın sadaka olarak Allah yolunda dağıttı.

Uhud savaşı esirlerinden 30 tanesini azâd ettirdi ve her birine 1000 altın dağıttı.
Tebük seferi için 500 at ve 500 yüklü deve verdi.

Birgün buğday, un ve çeşitli zahire yüklü 700 devesi ile Medîne'ye girdiğinde, Hz. ^Aişe, Resûlullah efendimizin;

- Abdurrahman bin Avf, Cennete emekliyerek girer, buyurduğunu bildirince, Abdurrahman bin Avf, develerin hepsini yükleriyle birlikte Allah yolunda dağıtacağını söz verip, onu şâhit tutmuştur.

Resûlullaha imâm oldu

Bedir harbinde bulunup da sağ kalanların herbirine, kendi malından 400 dirhem altın para verilmesini vasiyet etti.
Vasiyeti hemen yerine getirildi.

Tebük harbi dönüşünde, Peygamber efendimiz gecikince, namaz geçmesin diye, Abdurrahman bin Avf hazretleri imâm yapıldı.
İkinci rek'atte iken Peygamber efendimiz yetişip kendisine uydu.
Namazdan sonra;

- Bir peygamber sâlih bir kimsenin arkasında namaz kılmadıkça rûhu kabzolmaz, buyurdu.

Abdurrahman bin Avf hazretleri nakleder:

Bir gün Peygamber efendimiz yalnız olarak, yola çıktı.
Ben de geriden tâkip ediyordum.

Hurmalık bir yere vardı. Yere kapandı.
Secde o kadar uzadı ki, kendi kendime, "Aman yâ Rabbî, acaba Resûlullaha birşey mi oldu?" diyerek büyük bir korku ile yanına yaklaştım ve oturdum.

Resûlullah, secdeden başını kaldırıp sordu:

- Sen kimsin?

- Ben Abdurrahman'ım.

- Bir şey mi oldu?

- Hayır yâ Resûlallah, secdeniz o kadar uzadı ki, size bir hâl olmasından endişe ettim.

- Yâ Abdurrahman! Cebrâil aleyhisselâm şunu müjdeledi:
"Yâ Resûlallah, kim ki, sana salât ve selâm getirirse, Cenâb-ı Hakkın magfiret ve selâmına nâil olur."
Ben de bu müjde sebebiyle şükür secdesinde bulundum.

Seni ağlatan nedir

Abdurrahman bin Avf hazretleri, Resûlullahın âhırete teşrîfinden sonra, Onunla geçirdiği günleri hatırlıyarak dâimâ ağlardı.
Onun sohbetlerinden mahrûm olduktan sonra, kendisi için dünyanın hiçbir kıymeti kalmadığını söylerdi.

Nevfel bin İyas hazretleri anlatır:

Abdurrahman bin Avf hazretleri, bizi bir gün evine götürdü.
Bize tepsi içinde leziz yemekler ikrâm etti.
Yemeği önümüze koyunca, ağlamaya başladı.
O ağlayınca biz de ağlamaya başladık.
Fakat niçin ağladığımızı bilmiyorduk.
Sordum:

- Ey Abdurrahman, seni bu kadar ağlatan nedir?

- Biz bu kadar ni'metler içerisindeyiz.
Resûlullah vefât etti.
Fakat kendisi ve ehli arpa ekmeğinden bile bir defa olsun doyasıya yemedi.
Biz bu yediklerimizin şükrünü nasıl yapacağız?
Bunun için ağlarım.

Abdurrahman bin Avf, Hicretin 6. senesinde, Resûlullah efendimiz tarafından Kelb kabîlesini İslâma da'vet etmek için Dûmet-ül-Cendel'e gönderilen 700 kişilik orduya, kumandan tâyin edildi.
Dûmet-ül-Cendel, Tebük şehrinin yakınında olup, büyük bir panayır ve ticâret merkezi idi.

Resûlullah efendimiz, Abdurrahman bin Avf'ı yanına çağırıp buyurdu ki:

- Hazırlan! Seni bugün veya yarın sabah inşâallah askerî birliğin başında göreceğim.

Yolculuk elbisem üzerimdedir

Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra, Peygamber efendimiz onun Dûmet-ül-Cendel'e hareket etmesini ve oranın halkını İslâmiyete da'vet etmesini emir buyurdu.
Dûmet-ül-Cendel'e gidecek ordu, seher vakti Medîne dışındaki Cürüf denilen mevkîde toplandı.
Peygamber efendimiz, Abdurrahman bin Avf'ın geride kaldığını görünce buyurdu ki:

- Arkadaşlarından niçin geri kaldın?

- Yâ Resûlallah! En son görüşmemin ve konuşmamın sizinle olmasını istedim.
Yolculuk elbisem üzerimdedir.

Abdurrahman bin Avf, başına, siyah pamuklu ve kalın bezden, gelişi güzel bir bez sarmıştı.
Peygamber efendimiz, onun sarığını eliyle çözüp, sarığın ucunu iki omuzunun ortasından sarkıtarak bağladı ve, "Ey İbni Avf! İşte sarığını böyle sar" buyurdu.
Daha sonra eline bir sancak vererek devam etti:

- Ey İbni Avf!
Allahü teâlânın adıyla, O'nun yolunda cihâd et ve Allahı inkâr edenlerle çarpış. Zulüm ve taşkınlık yapma.
Allahın emri dâiresinde hareket et.
Çocukları öldürme.
Eğer o belde ahâlisi senin da'vetine icâbet ederlerse, o kabîlenin reîsinin kızıyla evlen.

Abdurrahman bin Avf, emrine verilen 700 kişilik orduyla birlikte hareket ederek, Dûmet-ül-Cendel'e ulaştı.
Kelb kabîlesini, tatlı bir üslûbla İslâma da'vet etti.
Üç gün orada kaldıktan sonra, Kelb kabîlesinin reîsi Esbağ bin Amr ve kavminin büyük bir kısmı Müslüman olup, Hıristiyanlığı terkettiler.
Bir kısmı da Hıristiyan olarak kalıp, cizye vermeye râzı oldular.

Abdurrahman bin Avf, Müslüman olan Esbağ'ın kızı Tümadır ile evlendi.
Onunla birlikte Medîne'ye geldi.
Tümadır, Abdurrahman bin Avf'ın oğlu Ebû Seleme'nin annesidir.
Ebû Seleme ise Medîne'nin yedi büyük fıkıh âlimlerinden biridir.

Sen emînsin

Hz. Abdurrahman yüksek ahlâk, fazîlet ve kemâl sahibi, çok iyi ve çok temiz, seciyeli bir insandı.
Onun kalbi, Allah korkusu ile Resûl-i ekreme muhabbetle, doğruluk ve iffetle, rahmet ve şefkatle dolu idi.
Cömertti. Allah yolunda malını dağıtmaktan zevk alırdı.
Kalbinde Allah korkusu o kadar yer etmişti ki, kendisi hiç bir vakit dünyasını dînine tercih etmemiş, hayatta servet ve mal sahibi olmaya ehemmiyet vermemiş, tam Müslüman olarak yaşamayı herşeyin üstünde tutmuştu.

Abdurrahman bin Avf'ı Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kirâmın büyükleri methetmişlerdir.
Resûlullah efendimiz onun hakkında buyurdu ki:

- Göktekiler ve yerdekiler katında, sen emînsin.

Abdurrahman bin Avf 651 senesinde 75 yaşında vefât etti.

Hazırlayan: Gökhan Gündüz
Kaynak: Hayatussahabe
Duygusal@msn.com
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/8/2008 - Nereye Gidiyoruz?

Kategori: Dini Makaleler

NEFS!..

Ne de kolay söylüyor dil bu sözcüğü... Peki dilin kolay söylediği gibi biz de kolayca onu zapt edebiliyor muyuz?

Nasılda güzel gösteriyor bize haramları, hemen gidiveriyoruz peşinden. Kur'anı Kerim sesleniyor "HEYY, NEREYE GİDİYORSUNUZ? RABBİNİZE GİDİN; KURTULUŞA GİDİN!"

Peki soruyor muyuz kendimize "NEREYE GİDİYORUZ?"

Genelde kendimize bu soruyu pek sormayız, çünkü böylesi daha kolaydır. Bu soruyu sorduğumuz vakit hatalarımız tek tek çıkar ortaya, en ufağı bile. O zaman kendimize çeki düzen vermemiz gerekir ve bu da bize, yani nefsimize apaçık zor gelir.

Peki, soruyorum bize "Nereye gidiyoruz?"

Gözlerimiz kör mü oldu, kulaklarımız mı sağır ki ne yaptığımızı, ne söylediğimizi bilmiyor, hatalarımızı görmüyoruz.

Allah (C.C.) ayetinde "Onların kalplerine mühür vurulmuştur, artık ne görürler, nede işitirler" buyuruyor.

Allah muhafaza yoksa biz de onlardan mı olmaya gidiyoruz!

Nereye gidiyoruz?


Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/7/2008 - İslama Niyet Etmek

Kategori: Dini Makaleler

İslama Niyet Etmek..


İslam’a niyet etmek… İslam içinde bir duyarlılık arayışı bu. Bir niyet sorgulaması.

Mümin havf ve reca- ümit ve korku- arasında bulunur. Ümidi hep vardır ama bulunduğu noktayı sorgulamaktan da geri kalmaz. Sorgulama, hem bulunduğu noktanın alışkanlığa dönüşmesini, şuur boyutunun azalmasını önler, hem yaraları sarar, aşınmaları tedavi eder, hem de daha yakınlara ulaşmak “mukarrebin” den olmak için gerekli ruhi enerjiyi sağlar.

Dünyada 1.5 milyar Müslüman var ama neden İslam dünyasında, Saadet Çağı Nesli’nin ufukları zorlayan ruhi derinliği, enerjisi yok, ne eksik?

Daha Hulefa-i Raşidin döneminde İslam’a sekizinci olarak giren ve dünyada iken cennetle müjdelenen sahabelerden birisi, Abdurrahman bin Avf sorgulamaya başlamış. Oğlu İbrahim anlatıyor:

“Babamın oruçlu olduğu bir gündü. Önüne bir iftar sofrası getirilmişti.Babam iftar sofrasını bırakıp şöyle dedi: Mus’ab bin Umeyr Uhud günü şehid edildi.halbuki Mus’ab benden hayırlı idi.Bu mübarek , şehid kefeni yerine bir kaftana sarılmıştı.bununla başı örtülse ayakları açılıyordu, ayakları örtülse başı açılıyordu. Yine Uhud’da Hamza da şehid oldu. O da benden hayırlı idi.Onu da kefenleyecek bir hırkadan başka bir şey bulunamadı.Bınlar zühdi bir hayat içinde Hak evine gittikten sonra dünyanın bunca nimetleri karşıma seriliyor. Ahiret için kazandığımız hasenatımız ta’cil edilip de dünyada verilmiş olmasın.”
Abdurrahman bin Avf, daha sonra gözyaşlarını tutamıyor, iftar sofrasını bırakıp gidiyor.

Bir aşere-i mübeşşere sahabesi kendi konumunu böyle sorgularsa, bize ne yapmak düşer varın hesap edin…

“Niyet ettim İslam’a” ifadesi bir durup düşünme, kendimizi , İslam’a sanki yeniden giriyormuş gibi bir toplu denetimden geçirme çağrısıdır.İnsan bunu her zaman yapmalı, belki her sabah her akşam yapmalı ama namazlarda , ramazanlarda cumalarda daha bir özenle yapmalı. Bunun için de hazırlıklı olmalıyız. Hücrelerimize kadar yenilenme iradesi ile teslim olmalıyız.İslam’ın kapısındayız ve buradan içeri gireceğiz.İçeriyi en küçük ayrıntılarına kadar öğrenip onunla bütünleşeceğiz. Biz o olacağız… O bizimle ete kemiğe bürünecek…

İşte böyle bir niyetle yaklaşmak İslam’a… Böyle bir yeniden buluşma inşa ederse İslam dünyasını, o başka bir dünya olacaktır.

“Niyet ettim İslam’a”, kendi kişiliğimizden başlamak üzere, yeni bir dünyanın oluşumuna da karar vermek demektir aynı zamanda…

Dualarımızı, gayretlerimizi bu dünyanın inşası için birleştirelim ve önce biz, kendimiz olarak bir yeni insana ulaşalım. O insanın ufku başka olacaktır emin olun. Biz kendimizde o yeni insanı inşa edemezsek, nasıl başka insanları İslam insanına, yeni insana çağırabiliriz?

Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com
__________________


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/7/2008 - Ölümün İki Yüzü

Ölümün İKi Yüzü

Ünlü Rus yazarı Tolstoy rûhi bunalım içinde kıvranır, ağır bir hastalığa yakalanmış kimsenin acılarını yaşar. Çaresizlik içinde “Hayatıma bir kurşunla mı yoksa bir ilmikle mi son vereyim” diye düşünmeye başlar. Kendini çöldeki şu seyyaha (yolcuya) benzetir: Yolcu, karşılaştığı yırtıcı bir hayvandan kurtulmak için kendini kurumuş bir kuyuya atar. Tam o anda, kuyunun dibinde onu yutmak için ağzını açmış bekleyen bir ejderha görür. Yırtıcı hayvan tarafından parçalanmamak için yukarı çıkmaya cesaret edemeyen ama ejderha tarafından yutulmamak için aşağıya da atlayamayan bu zavallı yolcu, kuyunun duvar taşları arasında boy vermiş bir dalı yakalar ve ona sımsıkı tutunur. Az sonra elleri uyuşmaya başlar ve kendini her iki tarafta bekleyen felaketin kucağına düşeceğini anlar; ancak daha hâlâ sımsıkı tutunmaktadır. O sırada bir kaç farenin, onun tutunduğu dalın çevresinde dolaşmakta ve dalı kemirmekte olduklarını görür. Dal kopacak ve o da canavarın ağzının ortasına düşecektir. Yolcu bunu görünce kurtulma ümidinin hiç kalmadığını anlar. Çaresizlik içinde çevresine bakarken dalın yapraklarında bal damlalar görür, dilini uzatır ve bunları yalamaya başlar.
Aslında bu bir şark masalıdır. Tolstoy diyor ki, işte ben de aynen bu yolcunun benzeriydim. Ölüm ejderhanın kaçınılmaz bir şekilde beni beklediğini, beni parçalamaya hazır olduğunu bildiğim halde son bir ümitle hayatın dallarına tutunuyordum ve bu arada niye tutulduğumu da bir türlü aklım almıyordu. Bana o güne kadar teselli vermiş olan balı yalamayı deniyordum ancak bal artık tat vermez olmuştu. Ölüm ejderhası ağzını açmış beni yutmak için beklerken yaşamın kemirgen farelerde tutunduğum dalı koparmaya çalışıyordu. Bense artık sadece kendilerinden kaçamayacağım o ejderha ile fareleri görüyor. gözümü onların üzerinden ayırmıyordum. Üstelik bu bir masal değildi, gerçeğin ta kendisiydi.

Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlar için ölüm en korkunç gerçektir. Âdeta bir kara deliktir. Güneşin bir daha doğmamak üzere batması gibidir. Âdeta her an gözüken bir idam sehpasıdır. Zevkleri keder, ümit ve arzuları heder eden elem kaynağıdır.

Mümin gözüyle bakıldığında ise ölüm; ölümsüzlüğe, ebedi hayata açılan bir penceredir. Sevgiliye kavuşma anıdır. Mevlana’ya göre şeb-i arus (Düğün gecesi) dir. Asıl vatana dönüştür, gurbetin sona ermesidir. Ruhun beden hapishanesinden kurtulmasıdır. Kuşun kafesten uçmasıdır. Mahkumlar hapishanenin yıkılmasından sadece sevinç duyarlar. Vah vah güzelim bina mahvoldu demezler. Hapishaneden dar ağacına götürülecek olan mahkumdan başka herkes âdeta bayram yapar. Can beden kavgasından kurtulur, gönül kanadıyla uçmaya başlar. Mevlana bu hâli şöyle tasvir ediyor: Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi gibi. Bu adam der ki; Tanrım beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp gezeyim. Artık o adam uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara vurulmuş olarak yaşamayı arzular mı?
Ölüm ten kafesinden kurtulmak, Yusuf gibi kuyudan çıkmaktır. Kâfire idam sehpası gibi gözüken ölüm mümin için ölümsüzlüğe açılan kapıdır. Mevlana ölüm neşesini şöyle anlatıyor:
Kuşa, kafesini bırakıp uçmak nasıl hoş, nasıl tatlı gelirse bana da ölmek ve bu yurttan göçmek öyle hoş, öyle tatlı geliyor. Bahçeye konan kafesteki kuş, gülleri, ağaçları görür. Dışarıda kafesin çevresinde ötüşen kuşlar hürriyete ait güzel güzel hikayeler söylerler. Kafesteki kuş onları duyar, o yeşilliği görür de ne iştahı kalır, ne sabrı ne de kararı. Başını kafesin her deliğinden çıkarır durur, ayağındaki bağdan kurtulmak ister. O kuşun gönlü de dışardadı, canı da. Böyleyken kafesi açıversen ne yapar?
Mevlana kâfirin halini de etrafını kedilerin çevirdiği kafesteki kuşun haline benzetti ve şöyle dedi: Bu çeşit kuş korkuya vehme düşer, hiç kafesten çıkmayı ister mi o? Hatta o, kötülükler yüzünden kafesin etrafında daha yüz tane kafes olmasını ister.
Kafirin hali ana karnındaki çocuk gibidir. Tanrının keremi onu ana rahminden dışarı çeker de o yine rahme doğru kaçar durur. Ana karnındaki çocuk da rahmin dışında bir âlem olduğundan gafildir. Bilmez ki rahimdeki hoşluklarda dışarıdaki âlemin feyziyledir. Kafesteki su ve yemler de dış alemden gelmedir. Kedilerden korkan can kuşu kaçmak için delik arayan farelere döndü. O yüzden canı fare gibi bu dünya deliğini vatan tutmuş, yurt edinmiştir. Çünkü dışarı çıkmaktan ümidini kesti. Ama gerçek şu ki kuş ne kadar korunursa korunsun sonunda ölüm kedisinin pençesinden kurtulamaz.

Bütün korkuların kaynağı ölüm korkusudur. Kanser hastası, hastalıktan ziyade ölümden korkar, zira kanser ölümü çağrıştırır. En büyük kahramanlık ölüm korkusunu yenmek, İkbal’in ifadesiyle ölümü tebessümle karşılayabilmektir. Mümini kafirden ayıran en önemli fark ölüm karşısındaki tavırdır. Birisi için ebedi varlık, diğeri için ebedi yokluk ve hiçlik...
Yokluğu varlığa çeviren imandır. Yunus ne güzel söylemiş:
“Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedî varsın”


Hafakanlar yaşayan Tolstoy sonunda iman sayesinde korkunç ölüm fobisinden kurtulmuş, ölümün öldüremediği ebedi gerçeğe ulaşmıştır. Bu gerçeğe nasıl ulaştığını kendisinden dinleyelim: “Sonunda kendimi inceledim ve içimde neler oluyor diye kendime baktım, ölmeye ve dirilmeye dair yüzlerce olay hatırladım. Gördüm ki, ben yalnızca Allah’a inandığımda yaşıyordum. O’nu unuttuğum, O’na inanmadığım zamanlarda ise hayat da yok oluyordu. Allah’ın varlığına inancı kaybettiğimde sanki hayatla ilgili bağlarım da kopuyordu. Allah’ı bulma konusunda az da olsa umudum olmasa hayatıma çoktan son verirdim. Fakat yaşıyordum. Onu hissettiğim ve onu aradığım zaman yaşıyordum. Öyleyse, O vardır. O, onsuz yaşanmayan şeydir. Allah’ı bilmek ve yaşamak bir ve ayrı şeydir. Allah hayattır. Allah’ı arayarak yaşadığım takdirde hayat Allah’sız olmaz.”
“İman insanın ölümlü varlığına sonsuzluk anlamı katıyordu. Yani acılarla, fedakarlıklarla ve ölümle yok olmayan bir anlam. Bu demektir ki; yaşamanın anlamı ve imkanı yalnızca inançta bulunabilir. İnanç hayat gücüdür. İnançsız yaşanmaz.”
Tolstoy, İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinde; dayanılmaz acılar ve ölüm korkusu içinde kıvranan, isyan eden, ölüm ötesine yol bulamayan, hafakamlar içinde tükenen bir adamın acı halini tasvir eder. İvan İlyiç çocuk gibi ağlamaya başladı, acizane, korkunç yalnızığına ağlıyordu. “Niçin böyle yaptın, niçin beni buraya getirdin? Ne yaptım ben, ne yaptım da bu azapları çektiriyorsun bana? Bütün bu şecaat nedir? Ne lüzümu var bunun? diyor, şikayetleriyle inkar ettiğini sandığı Allah’a isyan ediyordu. Aslında isyan da imanın ifadesidir. Çünkü inanılmayan varlığa isyan edilmez. Ölüm korkuları ve acıları içinde kıvranan İvan İlyiç de sonunda gerçeği kavradı. Kendi kendine “ölüm bitti o, yok artık” diyordu. Artık ölüm yerine ışık vardı. Ölüm öldürülmüş, yokluk gitmiş, ebedi var oluş gelmişti.

Ebedi var oluş olmasaydı bütün varlıklar yok hükmünde olurdu. Faniler ebediliğin gölgeleri hükmündedir. Mevlâna’nın dediği gibi; öte âlem yoksa
gelenler nereden geliyor, gidenler nereye gidiyor?
Satırlarımızı bir şairin beytiyle bitirelim!

Ölüm bize ne uzak, ne yakın bize ölüm
Ölümsüzlüğe erdik, ne yapsın bize ölüm?

Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/7/2008 - Sevgi Ve Sevmenin Ölçüsü

Kategori: Dini Makaleler
Sevmek Denilince...


“Nefsim yed-i kudretinde olan Zat’a yemin ederim ki, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe (kamil manada) iman etmiş olamazsınız!...” (1)

Kamil manada, sevmek ve iman…

Her ikisi de hayatı, ameli ve kalbi besleyen birer can damarı…

Birbirimizi nasıl bir sevgiyle sevmeliyiz ki, kâmil manada iman etmişlerden olalım?

Nasıl erişelim, neticesi ihsan olan bir sevgiye? Kalplerimizi birleştiren, şefkatin ve merhametin kapılarını açan bir muhabbete! Mü’mine muhabbetle serâ’dan süreyya’ya nasıl tırmanalım? Esfelden tecennüb edip yücelere ne şekilde müncezip olalım?!..

Sevgi değil mi, malları ve canları feda ettiren? Sevgi değil mi, yücelere kanatlandıran, selamet diyarına ulaştıran? Sevgi değil mi, kardeşlik bestesini terennüm ettiren?..

Sevgi ve iman… Ayrılmaz ikiz kardeşler…

Evet! Sevmek denilince sevgililer sevgilisi Habibullah (sav)’ın müjdesi gelir aklımıza.

“Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberdirler ne de şehittirler. Üstelik kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de şehitler de onlara gıpta ederler.”

Orada bulunanlar sordu:

“Ey Allah’ın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!”

“Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Kur’an adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. İnsanlar korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler.” (2)

Sevmek denilince iki ayrı bedende bir can olmak gelir aklımıza. Aynı bedenin birer uzvu… Aynı duyguların selinde sürüklenen tek bir kalp gelir.

Sevmek denilince adanmak gelir aklımıza, feda olmak gelir, Mü’mine gelebilecek her hangi bir zararı def edebilmek uğruna. Şuh bir edayla yollarında derbederce ıslandığımız camiler, bad-ı saba’nın ılgıt ılgıt estiği sohbet halkaları gelir aklımıza…

Muhacir Mü’minleri özleyişlerimiz gelir aklımıza, ayrılıklar gelir bir kor gibi düşen yüreğimizin tam ortasına… İnce bir sızı gibi içine gömüldüğümüz sancılarımız, firak kasırgalarıyla savruluşlarımız gelir.

Sevmek denilince boğazımıza dizilen lokmalar gelir aklımıza. Kardeşlerimiz aç mı, tok mu? Soruları zihnimizi kurcalar. Bu duygu atmosferinde başka iklimlere kanat çırpınışımız gelir.

Mescid-i Nebevi’nin inşasından sonra Ensar-Muhacir kardeşliğinin tesis edilmesi gelir aklımıza. Ashabın halis sevgisi, menfaate dayanmayan karşılıksız muhabbeti gelir:

Enes (ra) anlatıyor: “Resulullah (sav)’ın yanında bir adam vardı. Derken oradan birisi geçti. Resulullah(sav)’ın yanındaki adam:

“Ey Allah’ın Resulü! Dedi, ben şu geçen adamı seviyorum.”

“Bunu kendisine haber verdin mi?” diye Aleyhissalatu vesselam sordu.

“Hayır!” deyince

Git ona haber ver” buyurdu. Adam kalkıp giden kişiye yetişti ve:

“Seni Allah için seviyorum!” dedi. Adam da:

“Kendisi adına beni sevdiğin zat da seni sevsin!” şeklinde mukabelede bulundu.” (3)

Sevmek denilince: “Mü’minin yüzüne tebessüm sadakadır” buyruğu gelir aklımıza. Ruhların derinliklerine işleyen, kalbin kirişleri üzerinde duyguları cezbeye getiren, gönülleri inşirah ettiren bir tebessüm gelir.

Hilm gelir aklımıza, ince ince tartılan sözler, iğneleyici ve kırıcı olmayan konuşmalar gelir. “Ok yarası geçer, dil yarası geçmez.” Vecizesi rehber olur.

Sevmek denilince saatlerin ayrılığı çaldığı zamanlar gelir aklımıza, bir parçamızı koparıp gidercesine… Gönülleri kaynaştıran şefkat ve merhamet nağmeleri gelir.

Ve sevmek denilince daha nice şeyler gelir aklımıza…

Peki! O halde nasıl ermeliyiz imanı kâmiller mertebesine?

Besmele’den önce hüzün mü kurulmalı soframıza? Lokmalarımızı hayalde ve fiilde dardaki Mü’minlerle, yetimlerle, yoksullarla birlikte mi yemeliyiz?

Mü’minlere karşı, gönüllerin çevresinde kümelenmeye hazır olan merhamet duygusunu mu zenginleştirmeliyiz? Merhametli bir sığınak, kuşatıcı bir sevgi ve daralmayacak bir gönül edasıyla mı onları kucaklamalıyız? Onların hatalarını ve kusurlarını görmezden mi gelmeliyiz?

İçimizde mi hissetmeliyiz zerre zerre Mü’minleri? “Mü’min Mü’minin aynasıdır.” Şiarıyla hayır söz ve fiillerini örnek mi almalıyız kendimize?

Nefsimizin ve arzularımızın kuşatmasını nasıl yarmalıyız? Mü’mini sevmekten uzaklaştıran duygulardan nasıl sıyrılmalıyız, nasıl yüz çevirmeliyiz?

Ulvi nasihatlere mi açmalıyız zihnimizi? Sevgiyi ve bağlılığı yeniden mi öğrenmeliyiz kardeşlik mektebinde?

Bir anlık duraksayıp kısa bir tefekküre dalalım. Hayalden gözlerimizin önüne bir mizan getirelim. Kardeşlik hukukuyla ilgili amellerimizi mizanın bir kefesine bırakalım. Hafif geliyorsa eksikliklerin telafisine gidelim. Ağır geliyorsa zaten problem yok!...

Bilaşek kardeşlik mefhumunu unuturcasına dünya ve nimetlerine tutku ile bağlanmak tek kelime ile hasarettir. Bilmeliyiz ki, Mü’mini gereğince sevmek kendimizi sevmektir. Mü’mini unutmak ise kendimizi unutmaktır.

“Kişi sevdiği ile beraberdir”

KAYNAKLAR

(1) Müslim, Ebu Davud, Tirmizi

(2) Ebu Davud

(3) Ebu Davud

(Gökhan Gündüz)
Duygusal@msn.com
__________________
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/7/2008 - Eller Var

Eller var


Karıştırıcıdır. Her şeyi karıştırır. Münasebetsiz ellerdir bu eller. Olur olmaz yere sokulur. Girmemesi gereken yerlere girer. Karıştırıcı eller, pislikten kurtulmaz. Çünkü karıştırma aşkı her şeyi kapsadığı için, bunlar arasına pislik de girer. Bu tür eller bulaştığı pisliğin faturasını kendi karıştırıcılığına kesmez. "Oralarda ne arıyordun?" diyene, "Öyle her şeyi ve her yeri karıştırırsan, boyuna kadar necasete batarsın" diyene söyleyecek bir sözü yoktur.


Eller var.

Düzenleyici ve düzelticidir. Çapak gördüğü göze yumruk olmaz. Kimseye hissettirmeden, bir ana şefkatiyle o çapağı alır. Yüzün ve gözün güzelliğini çapağa feda etmez. Değdiğini bozmaz, düzeltir. Düzelteceğim diye "düz" hatta "dümdüz" etmez. Çünkü bu eller, amuda kalkıp da dünyayı düzeltme iddiasına soyunan "ters"lerin elleri değildir.

Eller var.

Hiçbir taşın altına girmeye yanaşmaz. Nice taşlar, kayalar, dağlar kaldırılır. O pamuk eller arazi olmuş, ortalardan tüymüştür. Ara ki bulasın. Israrla o elleri arar gözleriniz, ama yok. Sıkıntıya gelemez pamuk eller. Fakat dağlar gibi taşları taşımaktan yorgun ve bitap düştüğü için ayağı sürçenleri, tökezleyenleri görmeye görsün bu eller. Hemen ovuşturma vaziyetine girerler. Utanmadan yakasına sarılır, tokatlamaya yeltenirler. Utanmaz eller. Taşın altına sokmaya gelince toz olan bu eller, yakaya sarılmaya gelince aslanpençesi kesilir. Kırılası eller o eller.

Eller var.

Pamuk değil, nasır tutmuştur. Neden olacak? Elbet, her yarım kalmış yükün altına girdiği için. Her hayırlı teşebbüsün ucundan tuttuğu için. Her yükü ağıra el atığı için. Her yolda kalmışın kolundan tutup kaldırdığı için. Her dermanı tükenmişe derman kattığı için. Öpülesi eller o eller.

Eller var.

Vuracağı yeri bilmez, duracağı yeri bilmez. Kabarmış bir koltuğun elleridir bunlar. Sürekli tokat halinde gezer. Hiçbir şey bulamazsa, havayı tokatlar, suya yumruk atar. El ele vermişler zincirine girip, diğer ellerle birleşmez bu eller. Aksine birleşmiş elleri çözüp ayırır, kırıp koparır. Kırıp koparacağı başkalarının eli tükenirse, bu kez kendi ikizine yönelir, onu kırar, ona vurur.

Eller var.

Vuracağı yeri de bilir, duracağı yeri de. Dostu da tanır, düşmanı da. Yalnız dosta değil, düşmana bile rahmettir o eller. Yara sarar, ayıp örter. Bir ananın elleri gibi, okşayacak yetim, yaşını silecek öksüz, sıvazlayacak kırık yürek arar. Yıkılmışları yapar, dağılmışları toplar, yarımı tamamlar, tamamı kucaklar, ayrılanı birleştirir, birleşeni sıklaştırır.

Eller var.

Her önüne gelenden bir şeyler ister. Hiç işe girişmez, hep beleşe girişir. Sürekli istemek için açılır. Almaya bayılır, vermekten nefret eder. Bu ellerin bildiği tek dua "Rabbena hep bana"dır. Böyle elleri bin kez de doldursanız, bin birinciyi ister. Hapsini de kendi cebine boşaltır. Başka elleri de görmek gibi bir derdi yoktur. Bencil eller bu eller.

Eller var.

Hep almaz, ama hep verir. İddialı değildir, fakat kararlıdır. O elleri herkes ortalarda görmez. Muhatabının gözüne sokulmaz. Alkışı hak edeni alkışlamaktan çekinmez, fakat kendisi alkış istemez. Verirken görünmemek için köşe bucak saklanır. O eller, bir Allah'tan ister, başkasından istemektense taş kesilmeyi tercih eder. Fedakâr eller o eller.

Eller var.

Sürekli bedduaya durur. Bedduaya duran, suizanna ayarlı, kara yüreklere bağlı eller bunlar. Armudun sapı der, beddua eder. Üzümün çöpü der, beddua eder. Kusursuz kadı kızı arar, fakat kendisi pür-taksirdir. Herkese beddua için açılan bu uğursuz eller, herkesin ellerinin kendisi için duaya kalkmasını bekler. Bunu bulamadığında da yumruk olur, sağa sola saldırır. Haddini bilmez, kadir bilmez eller.

Eller var.

Sürekli duaya durur. Peygamberlerin ellerinden bir hisse kapmıştır. Dostlarına değil sade, düşmanlarına bile duaya durur. Sevdiği güllerin dikenleri tarafından kanatılınca, gülü kökünden sökmeye kalkışmak gibi bir cinayet işlemez bu eller. Aksine, gülünü sevdiği için, kendini kanatsa da, dikenini de sever. İçinde hayır olan bir yüreğe bağlı eller bunlar. İçinde umut ve sevgi olan bir yüreğe bağlı eller…

Ellerinize bakın, kendinizi tanıyın! Zira onlar, sizin aynanızdır.

Allah'ım! Ellerimizi bırakma!


Gökhan Gündüz
Duygusal@msn.com

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Dadaşlar Diyarı Erzurum Duygusal@msn.com

Hangi Akşam Gün Batarda Gözlerimden Yaş Dökülmez.Eller Uykuya Yatarda Bu Boynum Nasıl Bükülmez..!!

Son yazılarım

Boşa Vakit Harcamak
Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet
Yoldan Güzel Geçmek
Genç Olma Sırası Kimde?
Abdurrahman Bin Avf (r.a)
Nereye Gidiyoruz?
İslama Niyet Etmek
Ölümün İki Yüzü
Sevgi Ve Sevmenin Ölçüsü
Eller Var
Bir namaz kılmalı şimdi. Seher öncesi, kuşlar ötmeden
Ölüm Ve İdam Kararı
Yeşil Elbise
Gençlik Nereye Gidiyor?
Bir Namazlık Saltanat
Seccadenin Feryatlarında Ebedi Uyku
Topraktan Bedene Can Veren Allah (c.c)
Cuma Günü ve Önemi,Cuma Namazının Fazileti Hakkında, Cuma ile ilgili hadisler,Cuma İle İlgili Ayetler,Cuma Gününde Nasıl Dua Edilir,Cuma Sohbetleri
Selamunaleyküm
Sahi Edep Neydi?
Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerin
Sabahın Altısında Bir Kalp Kırıldı
Biliyor musun Sen Kimsin?
Hayal ettiğimiz dünya
Anneler Günü,Anneler Gününün Önemi, İslamda Annenin Yeri ve Önemi

KATEGORİLER MENÜSÜ

  • Abdulkadir-i Geylani Hazretlerinden Sohbetler
  • Adabı Fethullah
  • Afiş Sergisi
  • Allah Dostları
  • Allah Korkusu
  • Arifler Yolunun Edepleri
  • Batıl Felsefeler
  • Bediüzzaman Said Nursi Hz.
  • Bitkiler Alemi
  • Bunları Biliyor muydunuz?
  • Coğrafya Ve Dünyamız
  • Cuma Sohbetleri
  • Dini Avatarlar ve Gifler
  • Dini Fıkralar
  • Dini Hikayeler
  • Dini ilahiler ve kasideler TIKLA Dinle
  • Dini Makaleler
  • Dini Makaleler ingilizce - Religious Writings English
  • Dini Resimler
  • Dini Siirler
  • Dini Sorular ve Cevaplar
  • Dini Terimler ve Anlamları
  • Diğer Dinler Ve İslamiyet
  • Dua
  • Ebrar Ve Mukarrebin
  • Ellidört Farz (54 Farz)
  • Esma-ül Hüsna Allah'ın (c.c) İsimleri
  • Evlilik Ve Cinsel Hayat
  • Evliyalar Serisi - Sesli Mp3 Formatında
  • Fıkh-ul Ekber İmam-ı Azam Ebu Hanife (r.a)
  • Gavsi Sani Hazretlerinden Sohbetler
  • Gazete ve Dergilerden Dini Makaleler
  • Gül Nesil 63 Yıl
  • Haberler
  • Hadisi Şerifler
  • Hatırlatmaca
  • Hayata Yön Veren Yazılar
  • Hayvanlar Alemi
  • Huzur Yolu
  • Hz. Muhammed (s.a.v)
  • Kandil Mesajları
  • Kaza Ve Kader
  • Kuran Mucizeleri 1
  • Kuran Mucizeleri 2
  • Kuran Mucizeleri 3
  • Kuran Mucizeleri 4
  • Kuran Mucizeleri 5
  • Kuran Mucizeleri 6
  • Kuran-ı Kerim Dinle
  • Kuran-ı Kerim Meali
  • Kuranda Cennet
  • Latifeler
  • Makaleler
  • Marifetname
  • Mektup Kutusu
  • Melek Ve Cinler Alemi
  • MenziL
  • Menzil Hikayeleri
  • Menzil Resimleri
  • Metafizik
  • msn
  • Mucizeler & ibretlik Fotoğraflar
  • Muhtelif Bilgiler
  • Mukarrebin
  • Mustafa Kemal Atatürk
  • Mübarek Gün Ve Geceler
  • Namaz
  • Nasihatler
  • Nefsin Mertebeleri
  • Oruç
  • Osmanlı Tarihi
  • Otuziki Farz (32 Farz)
  • Peygamberler Tarihi
  • Programlar
  • Questions To A Muslim Child - Bir Müslüman Çocuğa Sorular
  • Risale-i Nurdan Seçmeler
  • Sadat-ı Nakşibendi ve Hayat Hikayeleri
  • Sahabeler
  • Semerkand
  • Semerkand Dergisinden Seçmeler
  • Sevgili Peygamberim Mp3 Serisi
  • Sevgiliye Mesajlar
  • Seyyid Muhammed Saki Erol
  • Tarih
  • Tarih Serisi mp3 olarak
  • Tasavvuf Sohbetleri
  • Tefekkür Konuları
  • Tefsir
  • Temel İlmihal Bilgileri
  • Vücudumuzdaki Mucizeler
  • Yemek Tarifleri
  • ~19 Mayıs Atatürkü Anma ve Gençlik Ve Spor Bayramı
  • ~Anneler Günü (14 Mayıs)
  • ~Performans ve Proje Ödevleri
  • İmam-ı Rabbani - Mektubat Eseri
  • İman Esasları
  • İman Hakikatları
  • İslam Tarihi
  • İslam Ve İnsan
  • İslami Sohbetler
  • İslami Çocuk Serisi (mp3)
  • İslamiyet
  • İtikad
  • Şeytanın Hileleri
  • Şifalı Bitkiler
  • Şiirler
  • DOST BLOGLAR
  • rahmetvadisi

  • sehadetpinari

  • kitabulmekan

  • saklanangercekler

  • geldostagidelim

  • kizilelma0671

  • rufeydem

  • nurrisalesi

  • surgunsehrim

  • 5000vird

  • cansofi

  • sahragull

  • ademdoger1

  • altilibul6

  • metekan

  • dostilleri

  • baskanfka

  • samanbeyli

  • orgumodelleri09

  • destebasi

  • videosanal

  • dolunayayazi

  • semerkandgenclik

  • dualarile

  • sohbetsevenler

  • kuzeydenizi61

  • gulesevdaliyim

  • cennetyolcularin




  • Mükemmele Doğru ilerliyoruz... www.sitemerkezi.net

    Copright 2008 by Mukarrebin Tüm Hakları Müslümanlara Aittir. İstek ve Şikayetleriniz için : Duygusal@msn.com

     Dantel Danteller sohbet Sohbet Sohbet

     

      Sohbet,#Oyun"> Sohbet"> Sohbet Muhabbet Odalarina Hos Geldiniz.">

     


    Sohbet,#Oyun,#islam"> Sohbet"> Sohbet Muhabbet Odalarina Hos Geldiniz.">

    Sohbet,#Oyun,#islam"> Sohbet"> Sohbet Muhabbet Odalarina Hos Geldiniz.">